KAÇIRILAN KİMLİKLER

franco

23 Şubat 2011′de Bianet’te yayınlanan yazım…

Bir ülkenin geçmişinde yer alan diktatörlükler, askeri yönetimler ve iç savaşlar, o ülkenin bugününü de etkiliyor, nasıl ki İspanya’da Franco’nun diktatörlüğü sırasında yaşanan acıların izlerine bugün de rastlanılıyorsa. Geçtiğimiz haftalarda İspanya Devlet Başsavcılığı’na, Franco yönetimi sırasında bebeklerinin ortadan kaybolduğuna dair 261 ailenin iddiasının bulunduğu bir dosya teslim edidi. Bu dosyadaki iddia sahibi aileler, kendilerine öldüğü söylenen bebeklerinin aslında hastanede çalındığını ve başka ailelere satıldığını belirtmekteydi. Hem de bu kaybolma olaylarının sadece Franco diktatörlüğü sırasında değil, diktatörlüğün bitmesiyle beraber gelen demokrasinin ilk yıllarında da devam ettiği söylenmekteydi. Açılımı “Yasadışı Evlat Edinme Mağdurları Ulusal Birliği” olan Anadir, aileler adına yasal süreci başlatıp 1950′den beri süregelen bu olayların araştırılmasını ve kaybolan çocukların izinin bulunmasını talep etti. Fakat Başsavcılık bu talebi ulusal düzeyde böylesine bir dava açılamayacağı, bebeğinin çalındığı iddiasında bulunan her ailenin bunu olayın olduğu bölgedeki yerel mahkemelere taşıması gerektiğini belirterek reddetti. Şimdi ise İspanya’nın özerk bölgelerinden biri olan Endülüs’teki birkaç mahkeme, kendilerine gelen talep doğrultusunda bu dosyaları araştırmaya başladı.

İşin ilginç yanı ise askeri yönetim tarafından bebek kaçırma olaylarının yaşandığı tek ülkenin İspanya olmayışı. Bunun çok ağır örneklerine başka ülkelerde de rastlamak da mümkün. Bebek kaçırma olaylarının yaşanmasına sebep olan diktatörlük İspanya’daki 1936 ve 1939 yılları arasında süregelen iç savaşın ardından Franco’nun ülkenin yönetimini ele geçirmesiyle başladı. 1975′de Franco’nun ölmesiyle beraber kral Juan Carlos ülkenin başına geldi ve demokrasinin ülkeye tam anlamıyla gelebilmesi birkaç seneyi aldı. Tam da Franco’nun öldüğü ve İspanya’ya demokrasinin geldiği bu yıllarda, ne kadar ilginçtir ki İspanya’nın eski sömürgelerinden biri olan Arjantin’de askeri cunta yönetime el koydu. 1976′da başlayıp 1983′e kadar süren Arjantin’deki cunta yönetimi sırasında da bebekler, hatta daha büyük çocuklar ailelerinden kaçırılıp başka ailelere satıldı. Aynı İspanya’da olduğu gibi çalınan çocuklar sosyalist ve Marksist ailelerin çocuklarıydı. Arjantin’deki askeri yönetim, bir gece yarısı Marksist oldukları gerekçesiyle ailelerin evini basıyor, ebeveynleri kaçırırken çocuklara da el koyup başka ailelere satıyordu. Kaçırılan çocuklar ya orduya yakın ailelere ya da çocuğun nereden geldiğine dair hiçbir bilgisi olmayan ailelere evlatlık olarak verildi. Böylelikle çocuklar hem öz ailelerinin “çarpık” ideolojik düşüncelerinden uzak tutulmuş hem de askeri rejimin ideolojisiyle büyütülmüş oldular. Yıllar sonra, kaybolan çocuklarının akıbetinden umudunu kaybeden büyükannelerin en azından torunlarını bulmak için yürüttükleri siyasal ve hukuksal mücadele sonuç verip de asıl kimliğini öğrenen bu torunlar, bu sefer çifte şok yaşamış oldu. Hem içinde büyüdükleri aile kendi aileleri değildi, hem de öz aileleri bambaşka bir ideolojik inanca sahipti. Hatta bazıları anneleri hapiste işkence görürken dünyaya gelen çocuklardı.

Franco’nun 1975 yılında öldüğünde düzenlenen cenazesine Şili’deki askeri darbenin lideri, ülkeyi diktatörlükle yöneten Pinochet de katılmıştı. Dünyanın dört bir yanındaki diktatörler arasındaki bu göz yaşartıcı dayanışma ve askeri cunta yönetimlerinin uyguladığı işkence yöntemleri arasındaki uyum, dünyanın dört bir yanından insanın acı çekmesine sebep oldu, oluyor. Nasıl ki bugün İspanya’da aileler torunlarını, kardeşlerini ve çocuklarını bulmak için bu hukuksal süreci başlattıysa, Arjantin’de bunun mücadelesini yıllardır veren aileler var. Tam tersine nelerle karşılaşacaklarını bilemedikleri ve böylesine ağır bir duygusal yükün altına girmek istemedikleri için bundan kaçınan aileler de var. Bir yanda kendisine çocuğu öldü denilen aileler, bir yandan kendi ailesinden uzakta büyüyen ve gerçekle karşılaştıklarında travma yaşayan çocuklar. Kaçırılan sadece bir bebek değil aslında, bütün bir ulusun sağduyusu, bilinci ve kimliği…

İlk siz yorum yapın