FOTOĞRAFTAKİ HİKAYENİN İZİNİ SÜRDÜĞÜMÜZ BAKIŞ

Bakış-1-1024x694

Boğaziçi Dergisi Kasım 2012 sayısında yayınlanan yazım…

İstanbul Modern Sanat Müzesi, Bakış – Portre Fotoğrafının Değişen Yüzü adlı sergisinde, Bank of America’nın koleksiyonundan seçilen 54 fotoğrafçının 72 eserine ev sahipliği yapıyor. 3 Ekim’de açılan ve 20 Ocak 2013 tarihine kadar sürecek sergi, fotoğraf tarihinin çok önemli fotoğrafçılarına ve etkileyici portrelerine yer veriyor. Sena Çakırkaya’nın küratörlüğünü üstlendiği, kronolojik olarak ilerleyen ve kavramsal olarak dört bölüme ayrılan sergide, teknik, teknolojik, sanatsal, biçimsel ve estetik açıdan fotoğrafçılığın nasıl değiştiği ve dönüştüğüne, 160 yıllık tarihine bakarak tanık oluyoruz. Bu seçkinin en çarpıcı yanlarından biri ise, 1843 yılında çekilen serginin en eski fotoğrafından başlayarak günümüze kadar uzanan bu portreler üzerinden, tarihin önemli olaylarına, yakın geçmişin dönüm noktalarına ve toplumların geçirdiği evrelere göz atıyor olmamız.

“Portre zamanın içinden bize ulaşan bakıştır” diyerek serginin adının nereden esinlenildiğini aktaran Çakırkaya, “Portre, fotoğrafçı, özne ve izleyici üçlüsünün bakışlarının kesişiminde var olur. Bu bakışların farklı zaman ve mekanlarda gerçekleşebilecek karşılaşmalarından doğacak anlamlar sınırsızdır” diyor. Lee Friedlander’ın (1934) Miles Davis portresiyle açılan Bakış sergisinde, biz de tam olarak bu anlamların ortasına düşüyoruz: Portrelerde gördüğümüz kişiler, yaşadıkları zamanlardan bize bakarak hayatlarından bir kesim sunuyorlar; deklanşöre basan fotoğrafçı, kameranın karşısındaki kişiyle yolunun kesişmesini sağlayan olaylar zincirinin kaydını tutmuş oluyor; biz ise bulunduğumuz zaman ve mekanda fotoğrafçının hayat hikayesinden yola çıkarak neden bu kareyi tercih ettiğinin izini sürüyoruz.

Bakış sergisinin İngilizce adı olan Gaze üzerinden de bu seçkiye dair bir okuma yapmak mümkün. Psikanaliz ya da sosyal bilimlerle aşina olanların iyi bildiği üzere gaze, Jacques Lacan’ın (1901 – 1981) ortaya çıkardığı bir kavram. Lacan’a göre, kişiliğimiz biz çok küçükken, aynada kendimizi gördüğümüz ilk andan itibaren oluşmaya başlar. Kişiliğimizin tohumları kendimize yönelttiğimiz o ilk bakışta atılır. Fakat bakışımızın yöneldiği aynadaki yansımamız, bizi gerçek anlamda temsil etmemektedir; böylelikle kendimiz hakkında hayali bir imgelem yaratmış oluruz. Dieter Appelt’in (1935) sergide yer alan Nefesin Aynada Bıraktığı İz adlı fotoğrafında, bir adamı aynadaki yansımasına içtiği sigaranın dumanını üflerken görüyoruz. Bu fotoğraf, kimliğin, bireyden bağımsız gelişip, bireyle egonun çeşitli katmanlarında yüzleşmesine ironik bir örnek olarak gösterilebilir.

Kendimize dair oluşan bu çapıtılmış kimlik, bundan sonraki süreçte bize yöneltilen diğerlerinin bakışları tarafından yeniden üretilir, çünkü var olabilmemiz için ‘öteki’ne ihtiyacımız vardır. Lacan’ın kimliğin oluşumuyla ilintili olarak kurguladığı bakış, bu noktada bireyin sanki birileri tarafından sürekliği izlendiği hissiyatını yaratan başka türlü bir bakışa dönüşür. Bu tarz bir bakış kavramı, günümüzde Slavoj Žižek tarafından, toplumsal algıyla bağlantılı oluşturulan “fantezi” kavramı çerçevesinde sıkça kullanılır; sosyoloji, siyaset bilimi, feminist düşünce ve film teorilerince geliştirilir. İlk başta kişinin öznel ve mahrem bir şekilde kendine yönelttiği bakış, toplumdaki bireylerin etkisini beraber tecrübe ettiği, iktidarın ve gücün mutlak bakışına dönüşür. Aynen Bakış sergisindeki fotoğraflarda yer alan bireylerin hayat hikayelerinin, toplumların yaşadığı dönüşüme ışık tutması gibi…

Sergi, portrenin fotoğrafın icadıyla sadece resim sanatına özgü bir tür olduğu zamanlardakinden farklı olarak, burjuva ve aristokrasinin tekelinden kurtulup geniş kitlelere yayıldığı “Benliğin Kurgusu” adlı bölümle başlıyor. Roger Fenton (1819-1869) imzalı, savaşın insanlar üzerindeki etkisini yansıtan tarihin ilk fotoğraflarını ve Alexander Gardner’ın (1821-1882) çektiği 1861-1865 yılları arasında süren Amerikan İç Savaşı’nın dönemin ABD Başkanı Abraham Lincoln’ın üzerinde bıraktığı yıpratıcı etkiyi gözler önüne seren portreye kadar 19. yüzyılda çekilmiş farklı fotoğrafları bu bölümde bulmak mümkün.

“Esinlenmeler” adlı serginin ikinci bölümünde, fotoğrafın kendine özgü bir sanat dalı olması yolunda verilen mücadelenin örneklerini görüyoruz. Bu bölümde, fotoğrafçılığın teknik ve estetik yanını resim sanatına yakın kılmayı amaç edinen Resimsellik akımından portreler olsa da, fotoğrafın özgün bir sanatsal dili olduğunu savunan fotoğrafçıların eserlerine de rastlıyoruz. Julia Margaret Cameron’ın (1815-1879) Kraliyet Şairi Alfred Lord Tennyson’ı fotoğrafladığı portre, fotoğrafın sanat olarak kabul edilmesi için çalışan Britanya merkezli Linked Ring örgütüne seçilen ilk kadınlardan Gertrude Käsebier’in (1852-1934) Auguste Rodin portresi, Edward Steichen’in (1879-1973) ressam Henri Matisse’i fotoğrafladığı çalışması ve Paris’teki sürrealist akımın tek Amerikalı üyesi olan Man Ray’in (1890-1976) Salvador Dali’yi çektiği fotoğraf bu bölümde bulunuyor.

Esinlenmeler’de Latin Amerika’nın en önemli fotoğrafçılarından sayılan, devrim sonrası Meksika’daki sanat ortamının öncü isimlerinden Manuel Álvarez Bravo’nın (1902-2002) iki çalışması yer alıyor. 1930 yılında İtalyan fotoğrafçı Tina Modotti, zamanın anti-komünist hükümeti tarafından Meksika’dan sınır dışı edilir. Modotti’nin Mexican Folkways dergisindeki görevi Álvarez Bravo’ya kalır. Álvarez Bravo, bu görevi sayesinde  duvar ressamları Diego Rivera, José Clemente Orozco ve David Alfaro Siqueiros gibi isimlerin çalışmalarını fotoğraflar. Film fotoğrafları çektiği yıllarda ise Nazarín’de Luis Buñuel ile  birlikte çalışır.

Bu bölümde ayrıca W. Eugene Smith’in (1918-1978) etkileyici fotoğrafı “Bir İspanyol Köyünde Ölüm” de bulunuyor. Smith, Life dergisi için çekim yapmak üzere 1951 yılında İspanya’ya gider. General Franco diktatörlüğü altında İspanya’da hayatın nasıl olduğunu belgelemek isteyen Smith, Extremadura’daki geleneksel bir köy olan Deleitosa’da çeşitli fotoğraflar çeker. Smith, Life dergisinde yayınlanan bu fotoğraflara eşlik eden ve Franco rejimini eleştiren bir yazı kaleme alır; bu kısa süreliğine de olsa ABD ile İspanya hükümeti arasında bir gerginliğe neden olur. Sergideki bu fotoğrafında ise, Deleitosa’nın bir evinde, kaybettikleri yakınlarının ardından yas tutan aile üyeleri ve komşular görülmektedir.

Bakış’ın üçüncü bölümü “Sahici Hayatlar”da, iki dünya savaşı sonrasında insanların ve toplumların yaşadığı ekonomik ve sosyal buhranın, fotoğrafın daha çok ‘gerçek’leri kaydetmesi gerektiğine yönelik bir anlayışı geliştirdiğini ve güçlendirdiğini görüyoruz. Lewis Wickes Hine’ın (1874-1940) Ulusal Çocuk İşgücü Komitesi adına çektiği ve Amerika’da fabrikalarda çalışan çocukların göğüs germek zorunda kaldığı çetin koşulları gözler önüne seren fotoğraflarından, küçük bir kız çocuğunu dokuma tezgahı önünde görüntülediği çalışmasına rastlıyoruz.

Roman Vishniac (1887-1990), 1935 yılında Orta Avrupa’daki Amerikan Yahudi Ortak Dağıtım Komitesi tarafından, Doğu Avrupa’daki Yahudiler için kaynak toplamak amacıyla bu fakir cemaatleri fotoğraflamakla görevlendirilir. Sanatçının Sara, bir bodrum katında, başının üzerinde boyanmış çiçeklerle yatakta otururken adlı Varşova’da çekilmiş eseri, küçük kızın bize yöneltilen etkileyici bakışlarıyla bu bölümdeki yerini alıyor.

Serginin katalogunda bahsedildiği gibi “fotoğraf makinesini sürülenlerin, mültecilerin, önyargı ve suistimale göğüs gerenlerin durumuna” çeviren ve “onların acılarından çok, onurlu duruşlarını” gösteren Fazal Sheikh’ın (1965) Rwanda Mülteci Kampı’nda çektiği Yeni Doğmuş Bebeği Muhishimana ile Muharufiza (Onu bana Tanrı gösterdi) adlı çalışması da Sahici Hayatlar’da bulunuyor.

Richard Avedon’un (1923-2004) oyuncu Groucho Marx, Yousuf Karsh’ın (1908-2002) Marc Chagall ve Pablo Casals,  Phillippe Halsman’ın zıplarken çektiği dönemin ABD Başkanı Richard M. Nixon portreleri de bu bölümde bulunuyor.

Serginin “Kişisel Gerçeklik” adlı son bölümüne geldiğimizde ise yukarıda bahsettiğimiz, egemen gücün topluma yönelttiği ayrımcı bakışın fotoğraflardaki dışavurumunu ve bu bakışa yöneltilen karşıt bakışları buluyoruz. Küratör Çakırkaya’nın da dediği gibi “günümüzde portre fotoğrafı coğrafya, cinsiyet, özel hayat, göç veya sanat tarihine dair sorduğu sorularla nihai biçimini izleyicinin zihninde bulur.”

Kişisel Gerçeklik’te Nicholas Nixon’ın (1947) 1975’ten beri karısı Bebe Brown ile üç kız kardeşini her yıl, aynı biçimde fotoğrafladığı Brown Kardeşler serisinden çalışmaları, Rineke Dijkstra’nın (1959) askere kaydolan bir gencin yıllar geçtikçe farklılaşan ve sertleşen bakışlarını kaydettiği serisini, Chan Chao’nun (1966) Burma’daki askeri yönetime karşı demokrasi mücadelesi veren aktivist öğrencileri kayda aldığı çalışmalarından birini, Zwelethu Mthethwa’nın (1960) Güney Afrikalılara yer verdiği eserlerinden birini ve Amerika’da yaşayan alt kültürlerin kılığına girerek, fotoğrafladığı kişilerden biri haline dönüşen Nikki S. Lee’nin (1970) kendini hispaniklerin yaşama alanına entegre ettiği fotoğraflarından birini görme şansına sahip oluyoruz.

Savaşlar, askeri cuntalar, mülteciler, ölümler, soykırımlar, doğumlar… Sergideki fotoğrafların arasında yürürken, farklı hissiyatlarla bize bakan bu ünlü ya da gizli kahramanlar sayesinde insanlığın yakın geçmişine tanık oluyoruz. Fotoğrafçılığın icat edildiği günden bu yana çeşitli ülkelerde ve toplumlarda ne kadar çok şeyin değiştiğine şaşırırken, bir yandan bireylerin bakışlarıyla aktardıkları duygularının çok benzer olduğunun farkına varıyoruz. Kahramanlar, ülkeler ve kurgu değişse de, aslında dünyanın dört bir yanında insanlar çok benzer hikayeleri yaşıyorlar. Fakat insanlığın her bir hikayesi, benzer olduğu kadar, biricik, sarsıcı ve anlatmaya / dinlemeye değer… O yüzden farklı teknik ve estetik kaygılarla, birbirinden farklı zaman ve coğrafyalarda çekilmiş olsalar da, Bakış sergisindeki fotoğrafların her birinin bu kadar çarpıcı olmasının sebebi, kahramanlarının bakışlarında ve onlara yönelen fotoğrafçının bakışında bize anlattıkları hayat hikayeleri…

İlk siz yorum yapın