“ÇATIŞMA GÖRÜNTÜLERİ GERÇEĞİ ANLATIR MI?”

Matera

16 Nisan 2011′de Bianet’te yayınlanan yazım…

Matera, İtalya’nın güneyinde, çoğu kimsenin adını daha önce duymadığı küçük bir kasaba. FEJS (Forum of European Journalism Students) İtalya ekibi bu seneki “Basın Özgürlüğü” konferansını burada düzenlemek istediğini belirttiğinde, diğer katılımcılar olarak bunun sebebini pek de anlayamamıştık. Hele ki konferansın ilk günü olan 1 Nisan’ı da içine alan birkaç gün boyunca İtalya’nın ulaşım sisteminde grev olunca, Avrupa’nın dört bir yanından gelen katılımcılar uçaklarının indiği Bari, Napoli ve Roma‘dan Matera’ya ulaşmakta oldukça zorluk çektiler. Binbir güçlükle Matera’ya ulaştığında ise hiçbir katılımcının kafasında soru işareti kalmamıştı artık, kayalara gömülmüş evleri, taştan, daracık sokakları ve nefes kesen görünümüyle Matera çok güzel bir kasabaydı. İtalya’nın Basilicata bölgesinde yer alan Matera, Avrupa’nın en eski ve daimi yerleşim birimlerinden biri olması sebebiyle UNESCO‘nun Dünya Mirası listesinde. Böylesine dikkat çekici bir görünüme sahip bir yerin Hollywood‘un ilgisini çekmemesi beklenemezdi, Matera’nın adı en çok Mel Gibson‘ın “Passion of Christ” filminin burada çekilmiş olması ile anılmakta.

İtalya’nın, Sınır Tanımayan Gazeteciler (Reporters without Borders) örgütü tarafından açıklanan basın özgürlüğü endeksinde Burkina Faso ile birlikte 49. sırada olması, böylesine bir konferansa ev sahipliği yapmasını özellikle anlamlı kılıyordu. Hele ki konferansın düzenlendiği yer İtalya’nın güneyi olunca, konu sadece Berlusconi‘nin İtalyan basını üzerindeki hakimiyeti ile sınırlı kalmıyor, mafyanın gazetecilere uyguladığı baskı da konferansın gündemini oluşturuyordu. Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütünün basın özgürlüğü endeksinde ilk sıralarda yer alan Finlandiya, Avusturya ya da Hollanda gibi ülkelerden ya da 39. sırada yer alan İspanya‘dan gazetecilik öğrencilerinin katıldığı bir konferansta basın özgürlüğünün tartışılması ilginç  paylaşımların olmasını sağladı. Bahsi geçen endekste Türkiye 138. sırada olduğundan, sıralamada 154. sırada olan Belarus’tan katılan arkadaşımla birlikte basın özgürlüğü açısından en kötü durumda olan ülkelerden gelen katılımcılardık.

Konferansın açılış konuşmacılarından İtalyan gazeteci Giorgio Acquaviva “Biz gazeteciler, kelimelerle oynuyoruz. Tabi ki de kelimelerimiz iyi şeylere sebep olabilir, ama aynı zamanda insanları inciten taşlara ya da silahlara da dönüşebilirler” derken gazetecilerin özgür olması kadar sorumluluklarının bilincinde olmasının da önemli olduğunu vurguladı. Sınır Tanımayan Gazeteciler Birliği’nin İtalya başkanı Domenico Affinito ise ekonomik gelişmişlik ve basın özgürlüğü arasında doğru orantı olmadığına vurgu yaptı. Affinito, 2010 yılında 57 gazetecinin öldürüldüğü, 51 tanesinin kaçırıldığı ve 1013 tanesinin de tutuklandığına dair verileri verdikten sonra bilgiye ulaşımın son 20 yılda kolaylaşmış olmasına rağmen, gazetecilerin hayati tehlikelerinin devam etmesinin ifade özgürlüğünün ne kadar tehlikede olduğunu gözler önüne serdiğini söyledi. Gene Affinito’nun verdiği bilgilere göre basın özgürlüğü sadece 30 ülkede garanti altında, diğerlerinde gerek hükümet gerek paramiliter ya da ekonomik güçler tarafından gazeteciler baskı altında tutulmakta.  Avrupa’ya bakıldığında ise sorun gazetecilerin haklarını savunacak tek bir sesin olmamasından kaynaklanıyor, o yüzden basın özgürlüğü açısından Avrupa’da homojen bir yapının olduğunu söylemek mümkün değil.  Affinito’nun verdiği örneklere göre Fransa’da internet ve telif hakları yasalarındaki boşluklar, İtalya‘da başbakanının medya gruplarına sahip oluşu ve mafyanın güçlü varlığı, İspanya‘da ise ETA‘nın gazetecileri tehdit etmesi bu ülkelerdeki basın özgürlüğü için büyük bir sorun yaratmakta.

Konferansta sadece İtalyan gazetecilerle değil, Matera’nın özgün ve bize ilham kaynağı olan gençleriyle de tanışma fırsatı bulduk. Giuseppe Marco  Albano, daha önce yaptığı birçok kısa filmi Avrupa’nın dört bir yanındaki festivallere gönderen ve olumlu tepkilerle karşılaşan genç bir yönetmen. Bizim konferansta izleme şansını bulduğumuz kısa filmi “Stand By Me” memleketi Matera’ya özgü yerel espriler taşıyor olsa da, yaratıcı bir kara mizah anlayışına sahip olması sebebiyle Avrupa’nın farklı ülkelerinden gelen biz izleyicileri tarafından büyük bir alkış aldı. Matera’daki ruhani atmosferin Hollywood’un ilgisini çekiyor olması sebebiyle iyice ticarileşmesini filminde esprili bir üslupla anlatan Albano, filminin ilk gösterimlerinden birinde, bu kadar farklı bir izleyici kitlesinden övgüler almış olmasına ayrıca sevindi. Bize ilham kaynağı olduğu nokta tam da buydu zaten; bizim ait olduğumuz coğrafyadan beslenen ve o yerin yerel öğelerini içeren bir eser yaratıp yine de  farklı kültürlerden ve farklı coğrafyalardan insanlara hitap edebileceğimiz gerçeğini bize tekrar gösterdi.

İtalya’daki Current TV‘den konferansa katılan gazeteci Nancy Porcia ise teknolojideki gelişmeler sayesinde medya tekelini kırabilmenin mümkün olduğunu vurgulaması açısından ilginç bir konuktu. Dijital ve uydu yayınının varlığı sayesinde Murdock‘ın sahip olduğu Sky TV İtalyan izleyicisine yayın yapabilmekteydi. Böylelikle Berlusconi’nin sahip olduğu yayın grubuna piyasada bir rakip çıkmış oluyordu. Bu platform üzerinden yayın yapan Current TV, Porcia’nın iddia ettiğine göre hiçbir siyasi partiye ait olmaması ve Al Gore‘un öncülüğünü yaptığı bir proje olması sebebiyle özgür bir yayın yapabilmekte. Porcia, Current TV’de yayınlanan dünya haberleri bülteni “Senza Censura”nın genel yayın yönetmeni. Porcia’nın dediğine göre bu haber programında gösterilen bütün videolar, hiçbir sansüre uğramadan, hatta üzerinde oynama dahi yapılmadan yayına sokuluyor. Sesler de görüntüler de ham halleriyle haber bülteninde gösteriliyor. Gece gösterilen bir haber bülteni olduğu için Orta Doğu‘dan gelen savaş görüntüleri ya da Afrika‘daki isyancıların infaz görüntüleri hiçbir sansür uygulanmadan yayınlanabiliyor. Fakat bu sefer de kafalarda başka soru işareti oluşuyor ister istemez. Sadece belirli bir bölgede çıkan bir çatışmadan görüntüler göstermek, o savaşın sosyal, ekonomik ve politik bütün boyutlarını yansıtabilir mi? “Gerçeği bütün çıplaklığıyla” göstermek midir gerçeği anlatmanın asıl yöntemi? Bir ülkede süregitmekte olan bir savaştan ya da toplumsal hareketten bir ana ait şiddet görüntülerini sürekli gösteriyor olmak, şiddeti normalleştirip bir süre sonra da meşru bir hale getirmez mi? Bu sorular her ne kadar konferansta dile getirilmiş olsa da, birçoğuna cevap bulunamadığından kafaları kurcalamaya devam ettiler.

En etkiliyici konuşmacılardan biri ise, görsel öğelerin ne kadar önemli bir güce sahip olduğunun en büyük kanıtı olarak fotoğrafçı Alex Mezzenga idi. (www.mezzenga.it) Mezzenga foto muhabirler üzerinde etkili olan sansür mekanizmalarının klasik yöntemlerle çalışmadığını vurguladı. Bunun en belirgin örneğinin ise fotoğraflarının satın alınıp yayınlanmaması olduğunu söyledi. Irak Savaşı sırasında askerlerin Iraklıları yakmak için attıkları bombaları fotoğrafladı, bu fotoğraflar satın alındı, fakat bir daha hiçbir yerde yayınlanmadı. Fotoğrafları başkaları tarafından alındığı için artık Mezzenga’nın bu fotoğraflar üzerinde hiçbir hak iddiası kalmadı. Mezzenga’ya göre diğer önemli bir sorun ise gazete ya da ajansların artık muhabirlere para ödemek istememesi. Bu yüzden Mezzenga, dünyanın dört bir tarafına yaptığı yolculuklarının masrafını kendisinin karşıladığını söyledi. Çektiği fotoğrafları satacak bir ajans ya da gazete bulabildiğinde yapacağı bir diğer yolculuğun masrafını karşılayabilecek duruma gelebildiğini belirtti Mezzenga. Fotoğrafladığı hikayelere hiçbir zaman uzak bir mesafede durmadığını, tam tersine hikayeleri kendi bakış açısından anlatması gerektiğine inandığını da sözlerine ekledi.

Birçok kez tehdit edildiğini de belirten Mezzenga, Irak’tayken başına gelen bir olayı da anlattı. Amerikan tankı kendi istikametinde giderken, hiçbir sebep olmadığı halde yönünü değiştirip yol kenarında durmuş bir arabanın üzerinden geçti. Bunu görüntülemek için Mezzenga kamerasını çıkardığı anda ise tanktan bir asker fırlayıp kamerasını geri koyması gerektiğini sert bir dille belirtti. Mezzenga’nın başına gelen bir başka korkutucu olay ise Kolombiya’dayken FARC tarafından kaçırılması. Ormanda çekim yaparken FARC tarafından dört saatliğine sadece korkutulmak için kaçırıldıklarını söyleyen Mezzenga, bunun çok korkunç bir tecrübe olduğunu belirtti. Mezzenga’nın bir başka anekdotu ise Iraklı bir aileye dair. Hava sıcak olduğu zaman, evlerinin damında uyumakta olan ailenin erkek üyelerinin, her gece saat 4′de geçen Amerikan helikopterine pantalonlarını indirip arkalarını gösteriyor olmasını keyifli bir anı olarak anlattı Mezzenga.

Fotoğraflar üzerinde ne dereceye kadar oynama yapılması gerektiğine dair sorulan bir soruyu ise Mezzenga, her ne kadar fotoğrafçının bir duruşu olması gerektiğine inansa da gerçeğe sadık kalması gerektiğini söyleyerek cevapladı. Mükemmel fotoğrafı yaratmak için iki farklı fotoğrafı birleştiren fotoğrafçılar ve yayıncılar olduğunu, fakat bunun dürüst bir yöntem olmadığını ve bunu yapanların gerçeği değil, kendi gerçeklerini anlatmak isteyenler olduğunu belirtti. Bir foto muhabirin başına gelebilecek en kötü şeyin ise parası olmadığı için bir hikayeyi anlatamıyor olmasıdır dedi. Mezzenga sözlerini Henri Cartier-Bresson‘dan bir alıntı yaparak tamamladı: “Korkunç olan şey fotoğraf değildir, korkunç olan fotoğrafın yansıttığı gerçekliktir”. Her bir fotoğraf dünyayı değiştirebileceği için her fotoğrafın yayınlanması gerektiğini vurgulayan Mezzenga, her yerde bir hikayenin olduğunu ve hepsinin anlatılması gerektiğini söyledi.

İlk siz yorum yapın